Facebook: Bana Parayı Göster

Daha on yıl önce varolmayan bir websitesinin ve şirketin bu kadar popüler olması insanı şaşırtan birşey. Kimileri Facebook’a girip durumlarını güncellemeden günlerine bile başlayamıyorlar. Kimileri ise siteyi eleştiriyor ve kişisel bilgilere erişim konusundaki endişeleri nedeniyle boykot ediyorlar. Halka arz fiyatından hisse satın alan birçok kişi fiyattaki ciddi düşüş nedeniyle ateş püskürürken, diğer yatırımcılar ve endüstri analistleri şirketin geleceği konusunda umutlular. Facebook hakkında halihazırda bir film yapılmışken, bir devam filminin söylentileri etrafta dolaşıyor. Kitapçılarda Facebook hakkında yüzlerce kitap olması yetmiyormuş gibi, şimdi bazı şirketler size Facebook profiliniz ve fotoğraflarınızdan derlenmiş bir kitap basma hizmeti veriyorlar. Facebook hakkında şarkılar, hatta mini bir müzikal bile bestelenmiş! İster beğenelim, ister beğenmeyelim, Facebook heryerde, yaşamlarımızın içinde.

Herkesi heyecanlandıran en son Facebook haberi 1 milyar aktif kullanıcı müjdesiydi. Amazon Web Services (AWS) kaynaklı bir rapora göre bu ayın başında, 4 Ekim’de, Facebook 1 milyar aktif kullanıcı aşamasına eriştiğini bildirdi. Şirketin bundan önceki aşaması Temmuz 2010’da 500 milyon aktif kullanıcıya erişmesiydi.

Kayıtlı kullanıcılardan farklı olan aktif kullanıcı terimini Facebook, “bir önceki ay sırasında siteye giriş yapmış kullanıcılar” olarak tanımlıyor. Sadece siteye bağlanmak gerçekten aktif kullanıcı olmak anlamına pek gelmese de, bana kayıtlı kullanıcılardan daha anlamlı geliyor, özellikle de Facebook’ta belirli bir içeriğin aldığı “beğenmeleri” artırmak amacıyla yaratılmış birçok sahte hesabın varlığını düşünürsek. Facebook geçen ay sahte hesapları ve beğenmeleri silmek için çabalarını artıracağını duyurdu.

1 milyar aktif kullanıcı sayısı dışında AWS raporundaki başka bazı bilgiler dikkatimi çekti:

Kullanıcı Yaşı. Kullanıcıların yaşlarının medyanı 2007’den beri düşüşte. Temmuz 2010’da o hafta siteye katılan kullanıcıların yaşlarının medyanı 23 idi. Eylül 2012 itibarı ile bu sayı 22’ye düştü. Yıllardır süren bu düşüş, gelecekteki toplam kullanıcı aktivitesinin artışı yönünde iyi bir gösterge.

Küresel Erişim. Kullanıcıların nereden bağlandığına göre ilk beş ülke, Eylül 2012’de sırasıyla ABD, Hindistan, Brezilya, Endonezya ve Meksika oldular. (Türkiye yedinci sıradaydı.) Bu sıralama Temmuz 2010’da da aynıydı. ABD dışındaki diğer ülkelerin hepsinin gelişmekte olan ülkeler olması, gelecekteki büyüme beklentileri için iyi.

Lokasyon Bazlı İçerik. Ağustos 2010’da farklı lokasyonlara check-in yapma özelliği eklendikten sonra kullanıcılarca girilen lokasyon etiketli içeriğin sayısı 17 milyarı aştı. Bu basit ortalama ile her kullanıcı başına 17 lokasyon etiketi demek ki, lokasyon bazlı hizmetlerin geleceği için iyi bir haber.

Mobil. Facebook’un artık 600 milyon mobil kullanıcısı var. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği ITU tarafından yayınlanan ve küresel mobil ve online kullanımını araştıran 2011 yılsonu raporuna göre, dünyadaki mobil telefon aboneliklerinin sayısı 5.9 milyar, herhalde bugün 6 milyara ulaşmıştır. Bu demek oluyor ki her on mobil kullanıcısından biri Facebook’a mobil telefonu ile bağlanıyor. Bu da güzel bir haber… mi acaba?

Mobil, Facebook için uzun zamandır bir risk etkeni oluşturuyor. Geçtiğimiz Şubat ayında, Facebook’un Amerikan SPK’sı olan SEC’e verdiği halka arz başvurusu mobili şirketin stratejisinin önemli bir parçası olarak niteliyor:

“Akıllı telefonlar ve özellikli telefonlar dahil birçok platformda, kullanıcılara cazip gelecek mobil ürünler ve deneyimler geliştirmeye ciddi kaynak ayırıyoruz. Ayrıca, mobil endüstrisinin her alanında, hizmet sağlayıcılar, cihaz üreticileri, işletim sistemi sağlayıcıları ve programcılar ile birlikte çalışarak mobil cihazlardaki Facebook deneyimini geliştirmeyi ve Facebook’u daha fazla sayıda kişiye ulaştırmayı hedefliyoruz. Uzun vadede kullanıcı sayısının ve kullanımın artışını sağlamak için mobil cihaz kullanımının kritik önem arzettiğine inanıyoruz.”

Ancak aynı başvuruda mobil kullanım nedeniyle şirketin karına yönelik risklerden de bahsediliyor:

Reklamdan gelen ciromuz başka birçok etken nedeniyle olumsuz olarak etkilenme tehditi altında. Bunlardan bir tanesi … Facebook’a mobil ürünlerimiz aracılığıyla bağlanma ve kullanmanın artması. Mobil ürünlerimizden gelen doğrudan ciro çok anlamlı boyutlarda değil, özellikle sitemize mobil erişimin kişisel bilgisayarlardan erişimi azaltması, reklam ve diğer ticari içerik sayesinde gelen cironun azalmasına yol açabilir.”

Halka arzdan önce bile, Facebook mobil dünyaya gözünü dikmişti. Şirket bu yıl Nisan’da Instagram’ı USD 1 milyara satın aldı. Instagram Facebook’tan bağımsız olacak ve görünür gelecekte şirkete entegre olmayacak. Facebook CEO’su Mark Zuckerberg şu yorumu yaptı:

“Artık güzel mobil fotoğrafları başkalarıyla, ilgi alanlarınıza göre paylaşmak konusunda en iyi deneyimleri sunmak üzere Instagram ekibiyle daha yakın çalışabileceğiz. … Instagram’ın Facebook dışında başka hizmetlerle de bağlantılı olmasının sunulan deneyimin önemli bir parçası olduğunu düşünüyoruz.”

Zuckerberg mobil konusuna nasıl yaklaştıklarını, geçen ay San Francisco’da yapılan TechCrunch Disrupt konferansında anlatıyor:

“Soru: Mobil, Facebook için bir avantaj mı, zayıflık mı?

Yanıt: Daha fazla kullanıcı Facebook’ta daha fazla zaman geçiriyor, biz de mobil reklamlardan daha fazla para kazanacağız. … Sağ sütundaki reklamlar çok iyi, bize milyarlarca dolar kazandırıyorlar. Ama mobilde bunu yapamayız. İşlerin değişmesi gerekeceği çok açık. Çok başarılı mobil reklam ürünlerinin geliştirildiğini görüyoruz. Fırsatın büyük olduğu kuşkusuz da, oraya nasıl varılacağı önemli.

Bir sürü yanlış adım attığımız ortada. Şirket olarak yaptığımız en büyük yanlış HTML5’ aşırı güvenmekti, henüz istediğimiz noktaya varamadı. …Herşeyi, istediğimmiz kalitede mobile aktaramadık. Yeni baştan başlamamız ve herşey yeni baştan yazmamız gerekti. İki yıl zaman kaybettik. Yaptığımız stratejik hataların en büyüklerinden birisi, hatta en büyüğü olabilir.”

BusinessInsider’dan Owen Thomas’a göre, şirket kendi mobil reklam ağını da test ediyor:

“Facebook mobil siteler ve mobil uygulamalarda reklamlarla ilgili sınırlı testler yapıyor, Facebook’a bağlanmış olan kişilere reklamlar gösteriyor. Örneğin, ESPN’de Facebook’a bağlanmışsanız ve sonra ESPN’in mobil sitesine giderseniz, bir Domino’s Pizza reklamı görebilirsiniz. Ancak [Facebook sitesinde olduğu gibi] reklam size arkadaşınız Nicholas’ın Dominos’u çok sevdiğini söylemeyecek. Bir Facebook temsilcisine göre, bu reklamlar Facebook’un kendi sitesindeki “sosyal bağlam” (social context) bilgisini içermeyecek.

Bir reklam ağı, Facebook için çok karlı bir ciro kaynağı olabilir. Ancak İnternet’teki reklam ağı piyasasında hem çok fazla oyuncu var ve rekabet kızışmış durumda, hem de Google piyasayı kontrol ediyor. Mobil reklam piyasası ise daha yeni başlıyor. Ve Facebook’un elinde de kullanıcılar hakkında çok veri var – sadece demografik bilgi değil, hangi uygulamaları kullandıkları ve arkadaşlarının hangi uygulamaları kullandıkları da. Facebook’un mobil reklam ağını kullanacak müşteri gruplarından birisi: yazdıkları programları daha çok kişinin yüklemesini isteyen uygulama geliştiricileri. (app developers) Facebook zaten kendi sitesinde ve mobil uygulamalarında bir yandan reklam satarken, aynı zamanda kullanıcıların yeni uygulamaları indirmesini teşvik ediyor. Bu reklamları diğer Facebook uyumlu uygulamalara ve mobil websitelerine yerleştirmek, uygulamaların tanıtım bütçelerine erişimi sağlayabilir.”

BusinessInsider’dan bir başka yazar, Nicholas Carlson, neden Facebook mobil reklam ağının bu kadar önemli olduğuna değiniyor:

“Şu anda İnternette, arama dışında en başarılı reklam işi, kullanıcılar hakkında toplanan verileri [örneğin lokasyon, yaş, cinsiyet, İnternet gezinme alışkanlıkları, satınalma geçmişleri] kullanarak doğru kullanıcılara doğru reklamları göstermek. Web yayıncıları reklam alanlarına kimlerin baktığını biliyor, ve bu alanları belirli özelliklere sahip kişileri arayan reklamverenlere satabiliyorlar. Facebook’un reklam ağının çözeceği sorun şu: mobil uygulama yayıncıları, henüz web yayıncıları gibi, uygulamalarını kimlerin kullandığı ve reklamlarına kimlerin baktığı bilgisine sahip değiller.

Web yayıncılarının reklam alanlarına kimlerin baktığını bilebilmelerini sağlayan, kullanıcıların sitelerde gezinirken tarayıcılarına “çerezler” (cookies) indirmeleri. Yeni bir sayfa yükledikleri zaman, o sayfanın yayıncısı geçmişte indirilen çerezlere bakıp, o anda reklamlarına bakan kullanıcı hakkında bir veri mozayiği oluşturabiliyorlar. Mobilde ise uygulamalar tarayıcılardan farklı programlar. Uygulamalar, tarayıcının indirdiği çerezlere bakamıyorlar. Hatta iPhone tarayıcıları çerezlere hiç izin vermiyorlar.

Yani mobil uygulama üreticileri körlemesine gidiyorlar. Şu anda çok eski moda bir modelle reklam satıyorlar. Ürettikleri içeriğin ne tür insanların ilgisini çekeceği konusunda varsayımlar yürütüyor, reklamlerenleri de bu varsayımlara göre yönlendiriyorlar. Reklamverenler ise reklamları bu yöntemle almaktan hoşlanmıyorlar ve mecbur da değiller.”

Geçen Çarşamba, Facebook mobil uygulama yükleme reklamları programlarını tüm programcılara açtı. Bu demek oluyor ki Facebook’taki programcılar Facebook’un Android ve iOs uygulamalarını Google Pay veya App Store’a bağlayan reklamlar üretebilirler, bu da Facebook’un reklam gelirlerini artırması anlamına geliyor.

Facebook’un hisse fiyatının da bu tür gelir artışlarına şiddetle ihtiyacı var zaten. Şirket hisseleri geçen haftayı USD 19 gibi bir fiyatla kapattı ki, bu da halka arz fiyatı olan USD 38’in tam da yarısı. Hisse fiyatının böyle düşük bir performans göstermesinin iki nedeni var.

Bunlardan birisi önümüzeki yedi ay içerisinde beklenen ve planlanmış olan bağlı hisselerin serbest kalacak olması. Şu anda 700 milyon olan hisse sayısının 2.5 milyara yükselmesi bekleniyor. Ağustos ortasında yayınlanan bir Bloomberg yazısı takvimi açıklıyor:

“Dün serbest kalan hisseler, önümüzdeki dokuz ay içerisinde serbest kalarak satılabilecek 1.91 milyar hissenin %14’üne karşılık geliyor. Bundan sonraki serbest kalma dönemi 15 Ekim-13 Kasım arasında ve 243 milyon hisseyi kapsayacak. 14 Kasım’da 1.2 milyar hisse serbest kalacak, ve bir ay sonra 149,4 milyon hisse daha bunlara katılacak. Daha sonra, son bir kere, 18 Mayıs 2013’te 47,3 milyon hisse daha satışa hazır hale gelecek.”

Diğer neden ise Facebook’un yeni ciro akımları oluşturup oluşturamayacağı konusundaki belirsizlik. Şimdiye dek, Facebook’un iki ana ciro akımı vardı: Reklam ve Ödemeler. Daha önce değindiğimiz gibi, reklam PC’den mobile kayarken, Facebook’un mobil stratejisinin başarılı olup olamayacağı henüz belirsiz. Ödemeler, ki şu anda kadar eşittir sosyal oyun üreticisi Zynga, pek ümit vermiyor, hele Zynga oyun ödemelerini Faceook’tan kendi sitesi Zynga.com’a kaydırmaya çalışırken.

Kısacası Facebook’un yatırımcılarına ve iş dünyasının geri kalanına parayı göstermesi gerekiyor. PandoDaily için New York girişimlerini izleyen Erin Griffith, şirkette bu konuda birçok fikrin dolaştığından söz ediyor:

“Üç aylık raporlarda, “Ödemeler” Zynga’nın dahil olduğu ciro kategorisi. Facebook’un bu kategorisi ufak tefek oyun bağlantılı ödemelerden sanal cüzdan gibi alanlara genişleteceği umut ediliyor. Şirket ayrıca gerçek zamanlı açık artırmalı reklam borsası ürününü kendi sitesinden bütün İnternete taşıyacağını söyledi. Bu da başka bir reklam ürünü, ama Sponsorlu Hikayeler (Sponsored Stories) ürününden farklı olarak, bu fırsat reklamverenlerin iştahını kabartıyor, çünkü İnternette Facebook’tan başka hiçbir sitede sahiplerinin kimliklerinin belli olduğu ve kendi istekleriyle verdikleri bu kadar çok kullanıcı verisi yok. Ayrıca çöpçatanlık, e-ticaret ve arama konularında da fırsatlar var. Belki de bu çeyrekte satın aldıkları şirketlerden birisi (Karma? Face.com?) yeni ciro akımları yaratabilir.”

Facebook’un yakınlarda duyurduğu online hediye dükkanı, Facebook Gifts, bu fırsatlardan birisi. Wired.com’dan Ryan Tate açıklıyor:

“Doğru ürünleri önerme konusundaki eşsiz yeteneğini kullanan Facebook, online bir hediye dükkanı açtı. Bu hamle sosyal ağı, e-ticaretin kralı Amazon’un bölgesine yanaştırıyor, ama zamanlama iyi. Çünkü Amazon bu aralar filmler çekmek, bilgisayar donanımı üretmek, bulut bilişim hizmetleri yaratmak ve kendi ana işi olan elle tutulur ürünler satmak konusundan uzak birçok pazara girmekle meşgul.

Zaten Facebook’un da yakınlarda Amazon’un tahtını devirmek gibi bir niyeti yok. Facebook Gifts çok mütevazı bir şekilde açıldı. Site, çoraplar, kekler, oyuncak ayılar ve Starbucks hediye kartları gibi ,USD 50’nin altındaki ürünleri satıyor. Facebook’un planı, birisinin duvarında “mutlu yıllar” veya “tebrikler” gibi sözcükleri görünce, kullanıcının arkadaşlarına, yeni site aracılığıyla birşeyler almasını önermek.

Fikir çok bariz ve başarısı da önceden Karma’da kanıtlanmış. Facebook, daha bir yıllık bir site olan mobil hediye sitesi Karma’yı Mayıs’ta satın aldı. O zamandan beri Facebook hizmeti yeniden markalaştırdı ve uygulamanın bir masaüstü şeklini de geliştirdi. İşte o uygulama bugün Facebook Gifts olarak lanse ediliyor. (2007-2010 arası, Facebook aynı ismi taşıyan bir sanal dükkan açmıştı, ama bu dükkan sadece sanal ürünler satıyordu.)”

Bir diğer fikir de Sosyal Arama. GigaOm’dan Matthew Ingram açıklıyor:

“… Facebook zaten günde yaklaşık bir milyar aramayı gerçekleştiriyor, ve bunu çok da uğraşmadan yapıyor. Karşılaştırma olarak, bu hacim Microsoft’un Bing’inin arama hacminin 20 katı ve koskoca Google’un üçte biri. Ama olay sadece hacim değil: kritik etken Facebook’un aramalarının, kişiler, markalar veya ilgili konular gibi sosyal olarak ilişkili bilgiler hakkında olması. Bir örnek verirsek, Facebook CEO’u sorulabilecek sorunun “Arkadaşlarım New York’ta hangi sushi lokantalarına gittiler ve beğendiler?” olabileceğini söyledi. Google bu sorunun yanıtını veremiyor, en azından şimdilik. Size bulunduğunuz lokasyonun iki kilometre yakınındaki sushi lokantalarını gösterebilir, Yelp ve benzeri sitelerdeki notlarına bakarak seçmenize yardımcı olabilir, hatta geçenlerde satın aldığı Zagat ve Frommer’s gibi lokanta değerlendirme hizmetlerinin sunduğu bilgileri de getirebilir. Ama size arkadaşlarınızın hangi lokantaları beğendiğini gösteremez. Arkadaşlarınızın tümü aynı zamanda Google+ üyesiyse o başka tabi.”

Benim en çok beğendiğim fikir ise Entegre Sosyal Veri Sağlayıcısı (Integrated Social Utility) fikri. Amazon’a müşterilerin sosyal verilerini vermek varken neden hediyelik eşya dükkanı açılsın? Google’a ilgili sosyal etkilik ve kullanıcı önerilerini vermek dururken niye sosyal aramaya girişilsin? PayPal ile ortaklık kurmak varken niye e-cüzdan işine atılınsın? eHarmony’nin deneyimini kullanmak varken niye sıfırdan bir çöpçatanlık sitesi kurulsun?

Facebook bir e-ticaret sitesi değil. Arama motoru, ödeme sistemi şirketi veya çöpçatanlık sitesi de değil. Facebook bir sosyal veri sağlayıcısı. Diğer kurumsal hizmet sağlayıcıları gibi, doğasında diğer şirketlerle birlikte çalışmak var, onlarla rekabet etmek değil. Bu demek oluyor ki, parasını vermeye hazır olan herkese her türlü sosyal veriyi sağlayabilir. Facebook online pazarlardaki her türlü işletmenin vazgeçilmez ortağı olma ve sistemlerine entegre olarak, müşterileri hakkında başka türlü elde edemeyecekleri verileri sağlama imkanına sahip. Eğer diğer işletmeler de bu avantajların bedelini ödeyerek işlerini geliştirmeye hazırlarsa, bence bu Facebook için en uygun uzun vadeli strateji.

Ama sadece benim dediğime bakmayın. Zuckerman bunu taa 2007’de, TIME’a verdiği ilk röportajda söylemiş:

“Soru: Facebook’u niye bir “sosyal ağ” değil de “sosyal veri kaynağı” olarak tanımlıyorsunuz?

Yanıt: Bence sosyal ağların amacının ne olduğu konusunda genel bir kafa karışıklığı var. Sosyal ağ olarak tanımlanan birçok farklı şirketin farklı farklı amaçları var: bazıları iş konulu networking konusunda hizmet verirken, bazıları ise medya portalleri. Bizim amacımız ise, insanların iletişim kurmasını, bilgi almasını ve bilgi paylaşmasını verimli hale getirmek. Biz hep veri kaynağı öğesini vurguluyoruz.”

Evet, Facebook, yapılması gerekeni 2007’de belirtmişsin. Şimdi, beş yıl sonra, artık bunu hayata geçirmenin zamanı geldi. Yatırımcıların ve bir milyar kullanıcın seni bekliyor.

1 Yorum

Filed under TÜRKÇE Yazılar

Facebook: Show Me The Money

Amazing how a website and a company that did not exist a mere ten years ago is so popular. There are some who cannot even start their day without logging in to Facebook and updating their status. Others criticize the site and boycott it due to privacy concerns. A lot of shareholders who bought Facebook shares at the IPO price are furious, while other investors and industry analysts are hopeful about the future and what the company may become. There is already a movie about Facebook out there, with rumors of a sequel. Not only are there hundreds of books about Facebook in bookstores, there are actual businesses out there that help you make your Facebook profile and photos into an actual, real-life book. There are songs about Facebook, even a mini Facebook musical! Facebook is all over the place and in our lives, whether we like it or not.

The latest Facebook news that had everyone excited was the 1 billion active users number.  At the beginning of this month, on October 4th, Facebook announced that it reached another milestone with 1 billion monthly active users, according to an Amazon Web Services (AWS) factsheet.  The previous milestone was on July 2010, with 500 million active users.

The active user term, which is different than registered users, is defined by Facebook as “the number of users who have logged in during the previous month.”  While merely logging in doth not a truly active user make, the term is still a lot more interesting to me than a registered user, especially considering the many fake accounts created on Facebook for purposes such as increasing the number of “likes” for a specific piece of content.  Facebook announced last month a significant increase in efforts to delete fake accounts and false likes.

Other than the 1 billion active users, the AWS factsheet lists a number of other interesting facts, some of which piqued my interest:

Age Demographics.  Median age of users has been declining since 2007.  On the milestone date of July 2010, the average median age of users joining that week was 23.  As of September 2012, it went down to 22.  This steady decline in median age is a good indicator of increased total user activity volume in the future.

Global Reach. The top five countries where people connected from at the time the latest milestone was reached were, the United States, India, Brazil, Indonesia and Mexico, in that order.  (Turkey was Nr. 7) same top five in July 2010. With the exception of the United States, the top countries are all emerging economies, which is good for future growth expectations.

Location Based Content.  There were 17 billion location-tagged posts, including check-ins, since the launch of the check-in capability in August 2010.  That there were a simple average of 17 location tags per active user is good news for the future of location based services.

Mobile.  Facebook now has 600 million mobile users.  A 2011 year end report by ITU (International Telecommunications Union) that surveys the global mobile and online landscape puts the worldwide number of mobile phone subscriptions at 5.9 billion, which has probably reached 6 billion by now.  That means roughly one out of every ten mobile users in the world is on Facebook via their mobile phone.  That is also good news. Or is it?

Mobile has been a risk factor for Facebook for a while now.  In February of this year, Facebook’s original SEC filing for its IPO listed mobile as a core part of the company’s strategy:

“We are devoting substantial resources to developing engaging mobile products and experiences for a wide range of platforms, including smartphones and feature phones. In addition, we are working across the mobile industry with operators, hardware manufacturers, operating system providers, and developers to improve the Facebook experience on mobile devices and make Facebook available to more people around the world. We believe that mobile usage is critical to maintaining user growth and engagement over the long term.”

At the same time, the same SEC filing pointed out to risks to the company’s bottom line due to mobile usage:

Our advertising revenue could be adversely affected by a number of other factors, including … increased user access to and engagement with Facebook through our mobile products, where we do not currently directly generate meaningful revenue, particularly to the extent that mobile engagement is substituted for engagement with Facebook on personal computers where we monetize usage by displaying ads and other commercial content.”

Even before the IPO, Facebook had its eye on the mobile world.  The company acquired Instagram in April of this year, for a cool USD 1 billion, although Instagram will remain independent of Facebook and will not be integrated into the company, at least not in the near future.  Facebook CEO Mark Zuckerberg commented:

“Now, we’ll be able to work even more closely with the Instagram team to also offer the best experiences for sharing beautiful mobile photos with people based on your interests. … We think the fact that Instagram is connected to other services beyond Facebook is an important part of the experience.”

Zuckerberg explains how they have been addressing the mobile issue at the TechCrunch Disrupt conference in San Francisco last month.

“Q: Is mobile a strength or weakness for Facebook?

A: There are more users, they spend more time on Facebook, and we’re going to make more money on mobile ads. … We’ve had right-hand-column ads and it’s been great, a multi-billion-dollar business. But on mobile, we can’t do that. It’s clearly going to have to be different. We’re seeing some great mobile ad products being developed. There’s a huge opportunity. The question is getting there.

Clearly we’ve had a bunch of missteps there. The biggest mistake we made as a company was betting too much on HTML5, because it’s just not there yet. … We just couldn’t translate it to mobile with the quality we wanted.  We had to start over and rewrite everything to be native. We burned two years. It may turn out it was one of the biggest if not the biggest strategic mistake we made.”

The company has also been testing its own mobile ad network according to BusinessInsider‘s Owen Thomas, who explains the tests:

“Facebook is doing a limited test of ads on mobile websites and mobile applications, displaying ads to people who are logged into Facebook.  So, if you are logged into Facebook on ESPN, and you head over to ESPN’s mobile site, you might see an ad for Domino’s Pizza.  That ad won’t say that your buddy Nicholas loves Domino’s, though: According to a Facebook rep, these ads won’t have the “social context” that ads on Facebook’s own website show.

An ad network could be a lucrative new source of revenue for Facebook.  But the ad-network space on the Web is incredibly crowded and competitive, with Google dominating the business.  The mobile-ad space is just getting started. And Facebook has a lot of data on users—not just demographic information, but the apps they use, and the apps their friends use.  One pool of customers for a Facebook mobile ad network: app developers who want to get more people to install their software.  Facebook is already selling ads on its own website and mobile apps that help encourage users to download new apps. Placing those ads on other Facebook-enabled apps and mobile websites could tap into big app-promotion budgets.”

Nicholas Carlson, also of BusinessInsider, talks about why the Facebook mobile ad network is such a big deal:

“Right now on the web, the most successful advertising business other than search is advertising targeted to specific users based on lots of anonymized data collected about them. [e.g. location, age, gender, web surfing history, purchase history].  Web publishers know who is looking at their ad inventory and they can sell their inventory to advertisers looking to reach certain types of people.  The problem that Facebook’s ad network will solve is that at the moment, mobile app publishers do not have the same amount of information about the people who are using their apps and looking at their ad inventory.

The reason that web publishers know who is looking at their ad inventory is that web users, in their surfing, download something called “cookies” to their browsers. When they load a new page, the publisher of that page can read past cookies downloaded, and build a data mosaic of the person looking at their ads.  On mobile, apps are separate pieces of software from browsers. They cannot look at the cookies downloaded in the browser. iPhone browsers don’t download cookies at all, anyway.

So mobile app makers are flying blind. Right now, they are selling ads using a very old-fashioned model. They are guessing what kinds of people might like the content that their app offers, and then asking advertisers if they would like to buy ads to reach those kinds of people. Advertisers don’t like to buy ads this way these days, and they don’t have to.”

Last Wednesday, Facebook announced the rollout of its mobile app installation ads program to all developers. That means that all developers on Facebook can build ads that link from Facebook’s Android and iOS apps to either Google Play or the App Store, resulting in ad revenue for Facebook.

Facebook’s stock price will certainly benefit from any additional revenue the company can get.  The company’s stock price closed last week at USD 19, exactly half of its IPO price of USD 38.  There are two main reasons for this poor stock performance.

One of them is the expected and scheduled unlocking of shares over the next seven months.  The current volume of 700 million shares is expected to increase to 2.5 billion shares.  A Bloomberg article published mid-August lays out the schedule:

“The shares freed up yesterday represent 14 percent of the 1.91 billion that will become available for sale in the coming nine months. The next expiration date comes between Oct. 15 and Nov. 13, when restraints are removed on about 243 million shares. Lock-up expires on about 1.2 billion shares on Nov. 14, and for 149.4 million shares a month later. A final round comes May 18, 2013, with 47.3 million shares becoming available.”

The other reason is the uncertainty around Facebook being able to generate new revenue streams.  Until now, Facebook had two main streams of revenue: Advertising and Payments.  Advertising, as we touched upon above, is moving away from PCs towards mobile and how Facebook’s mobile strategy will play out remains to be seen.  Payments, which until now really means Zynga, the social game developer, is not looking too great, mostly because Zynga is trying to move its gaming transactions away from Facebook to Zynga.com.

So Facebook really needs to figure out how to show its investors and the rest of the business world the money. The company is reported to be kicking a few ideas around, according to Erin Griffith who covers New York startups for PandoDaily:

“On its quarterly reports, “Payments” is the category of revenue that Zynga falls into. The hope is that Facebook will expand this category beyond small game-related transactions and into virtual wallet territory.  The company has also said it will take its real time bidding ad exchange off its own site to be implemented across the web. It’s another ad-related product but unlike the Sponsored Stories Facebook is hand-holding its advertisers through, this opportunity has advertisers salivating, because no other site on the Web has as much data about so many people, voluntarily supplied with a real name attached, as Facebook does. There’s also dating, e-commerce, and search. Perhaps one of its acquisitions from this quarter–Karma? Face.com?–could create new streams of revenue.”

Facebook’s recently announced online gift store, Facebook Gifts, is one of these ways.  Wired.com’s Ryan Tate explains:

“Citing its unique ability to recommend products, Facebook opened an online gift store. The move edges the social network onto the turf of e-commerce king Amazon, but at an opportune time: Amazon is busy making movies, computer hardware, cloud computing services, and entering other markets far afield from its core business of selling physical goods.

Not that Facebook is trying to usurp Amazon just yet. The launch of Facebook Gifts is modest: Facebook is emphasizing sub-$50 products like socks, cupcakes, teddy bears, and Starbucks gift cards. The idea is that Facebook will see words like “happy birthday” or “congratulations” on someone’s wall and prompt friends to buy the person something through the new store.

It’s an obvious and proven idea, one Facebook acquired when it bought year-old mobile gifting startup Karma in May. In the ensuing months, Facebook has rebranded the service and created a desktop version of the app, which is what is being launched today as Facebook Gifts. (From 2007 to 2010, Facebook operated a store by the same name, but it only sold virtual goods.)”

Another idea is Social Search.  Matthew Ingram of GigaOm explains:

“… The social network already handles about one billion search queries every day, and [they are] basically not even trying. For comparison purposes, that’s about 20 times as many as Microsoft’s Bing search engine gets — and about a third of the 3 billion queries that Google handles every day. But it’s not just about volume: the critical factor is that Facebook’s searches are all about finding socially relevant information, from people to brands and related topics.  To give just one example, the Facebook CEO said a question might be something like: “What sushi restaurants have my friends gone to in New York, and liked?” This is the kind of answer that Google simply isn’t very good at providing — or at least, not yet. It can show you sushi restaurants within a few miles of your location, and it can show you ratings from Yelp and other services to help you choose, including reviews from its recently purchased review providers Zagat and Frommer’s, which are starting to show up in the “one box” results for restaurants. But it can’t really show you which ones your friends like, unless they all happen to be on Google+.”

The idea I really like is the Integrated Social Utility concept. Why launch a gift store instead of providing Amazon with the social customer data? Why go into social search, instead of providing Google with the relevant social activity and user recommendations?  Why build an e-wallet instead of partnering with PayPal? Why create a matchmaking website and not leverage the experience of eHarmony?

Facebook is not an e-commerce site. Nor is it a search engine, a payment business or a dating site.  It is a social utility.  Just like other utilities, it is meant to work with other businesses, not compete with them.  That means it can be the provider of all kinds of social data to whoever is willing to pay for it.  Facebook has the ability to be the irreplaceable partner of every internet based business out there, integrated into their systems, providing them with data about their customers they otherwise would not be able to get. If the other businesses are willing to play ball, I believe that is the best long term strategy for Facebook.

But do not take my word for it.  Zuckerman said it way back in 2007, at his first interview with TIME:

“Q: Why do you describe Facebook as a “social utility” rather than a “social network?”

A: I think there’s confusion around what the point of social networks is. A lot of different companies characterized as social networks have different goals — some serve the function of business networking, some are media portals. What we’re trying to do is just make it really efficient for people to communicate, get information and share information. We always try to emphasize the utility component.”

Well, Facebook, you clearly talked the talk in 2007. Now, five years later, please start walking the walk.  Your investors and the rest of the billion people are waiting.

1 Yorum

Filed under Posts In ENGLISH

Girişiminizin Ölmesine İzin Vermeyin

Geçtiğimiz ay, Girişimciler: 10 Yanlış, 5 Ders Ve Bilgeliğe Ulaşmanın 3 Yolu başlıklı yazıda yeni iş girişimlerinin başarısız olmalarına yolaçan bazı nedenlerden bahsetmiş, Martin Zwilling ve Konfüçyüs’ün önerdikleri gibi başkalarının yanlışlarından ders almanın öneminin altını çizmiştik.

Harvard Business School’dan Prof. Noam Wasserman da bizimle aynı fikirde. Yeni girişimlerin başarılarının ve başarısızlıklarının altında yatan nedenleri uzun yıllar boyunca inceleyen Wasserman, onbinden fazla şirket kurucusunun deneyimlerini derlediği bir veritabanı oluşturmuş ve bu veritabanından elde ettiği çıkarımları “Kurucuların İkilemleri: Bir Girişimi Batırabilecek Tehlikeleri Öngörmek ve Önlemek” (The Founder’s Dilemmas: Anticipating and Avoiding the Pitfalls That Can Sink a Startup) kitabında derlemiş. En yaygın hatalardan bazılarına göz atalım:

Aile ve arkadaşlarla ortaklık kurmak. Wasserman girişimcilerin en yaygın kararlarından birinin sosyal olarak yakından tanıdıkları kişilerle ortaklık yapmak olduğunu görmüş. Bu her ne kadar anlaşılabilir olsa da, dengesiz bir takım kurgusuna yolaçacağı için istenmeyen bir durum olabilir. Büyük olasılıkla kurucuların geçmişleri ve deneyimleri birbirine çok benzeyecek ve bazı alanlarda çok kuvvetliyken diğer alanlarda zayıf olacaklar. Bu nedenle de birbirlerinin zayıflıklarını dengelemekte zorluk çekecekler. Bu durumu çözmek için kurucuların kendi eksikliklerinin farkında olmaları ve zayıf taraflarını profesyonel ortaklar veya danışmanlarla dengeleyip tamamlamaları gerekiyor.

Arkadaşlarla veya aileden kişilerle ortaklık sözkonusu olduğu zaman, ücretlendirme, karar verme, sorumluluklar gibi önemli konularda açıkça ne yapılması gerektiğine karar vermek veya görüşleri dile getirmek duygusal nedenlerle daha zorlaşıyor.  Çözüm sosyal ilişkiyle iş ilişkisi arasına kesin duvarlar çekmek ve ikisini birbirinden ayırdıktan sonra birtakım “zor tartışmaları” bilinçli olarak gündeme getirip sonuca bağlamak.

Erken hisse dağılımı. Wasserman’ın araştırdığı şirket kurucularından %73’ü şirket hisselerinin kurucular arasında nasıl dağıtılacağını girişimin daha ilk ayı içinde karara bağlamış. Daha çok finansal nedenlerle, kimin ne kadar sermaye koyacağını etkileyeceği için, kimin ne kadar hisseye sahip olacağının belirlenmesi gerekse de, bu dağılımın ilelebet sabit kalmayabileceği konusunda ortakların görüş birliğinde olmaları önem arzediyor.  Hisse oranlarının belirlendiği girişimin ilk evrelerinde birçok konu belirsizliğini korumakta.  Şirketin stratejisi ne olmalı?  Kurucuların üstlenecekleri roller neler olacak?  Para dışında herkes ortaya ne kadar bilgi, zaman, bağlantılar ve başka şeyler koyacak?

Erken hisse dağılımlarının çoğu eş miktarlı oluyor, yani üç ortak işe girişiyorsa herbiri şirketin 1/3 hissesine sahip oluyorlar.  Bu durum ortakların herbirisinin ileride de eşit derecede katkıda bulunacağını, eşit miktarda çaba sarfedeceğini varsayıyor ki, bunun gerçekleşmesi neredeyse imkansız.  Ortaklardan en az birisinin, belki de hepsinin, kendilerinin hisselerine düşenden daha fazla katkıda bulunduklarını düşünmeleri olası, ki bu da kaçınılmaz bir şekilde sorunlara yolaçar.  Hisse oranlarını sabitlemek yerine, daha işin en başında, ileride hisse oranlarını kurucuların katkılarına ve performanslarına göre yeniden dağıtacak dinamik bir mekanizma kurmak daha sağlıklı olur.  Zaman içerisinde veya belli hedeflere ulaşınca hisselerin kurucuların üzerine geçmesini sağlayan yöntemler (hakediş) veya benzerleri çok yararlı olabilir.

Danışmanlık verdiğim müşterilerime, bir girişime başlarken, her zaman tüm ortakların biraraya gelerek bir “centilmenlik anlaşması” hazırlamaları ve imzalamaları gerektiğini anlatırım. Bu centilmenlik anlaşması, zaman içerisinde hisselerin neye göre dağıtılacağı, şirket kar etmeye başladığı zaman karın neye göre dağıtılacağı, çeşitli konulardaki karar haklarının ne olacağı, ortaklardan birisi şirketten ayrılmak isterse hissesinin nasıl değerlendirileceği, hangi masrafların şirketçe karşılanacağı gibi konuları önceden karara bağlayan bir anlaşmadır ve hukuken bağlayıcılığı yoktur. Bu tür anlaşmalar her zaman işe yararlar, çünkü altına imzalarını atmış olmaları, şirket kurucuları üzerinde hukuki olmasa da moral bir baskı oluşturarak onları daha işbirlikçi olmaya yönlendirir, bu da birçok sorunu daha sorun haline gelmeden çözer.

Profesyonel ve duygusal yatırımcılar. Girişimcilerin işe girişirken ailelerinden veya yakın arkadaşlarından yatırım yapmalarını istemeleri çok karşılaşılan bir durumdur.  Bunun nedeni kolay olması, yani varolan bir duygusal bağ ve güven ilişkisi nedeniyle rahat finansman elde edebilmeleridir.  Ancak, rasyonel değil duygusal nedenlere dayanan yatırım kararları ileride sorunlara yolaçabilir.  Kurucuların yatırımcılarıyla dürüst ve açık bir şekilde konuşmaları, onlara girişimi etraflıca anlatmaları, riskleri ve yatırımlarını ne zaman geri alabileceklerini net bir şekilde açıklamaları gerekir.  Örneğin eğer şirketin ortaklarından birisi büyükannesinden para almışsa, ve o büyükanne de tam şirket ürününü piyasaya sürmeye hazırlanırken herhangi bir nedenle heyecanlanıp torunundan parasını geri vermesini isteyecek olursa, zaten girişimin getirdiği stresin üzerine bir de bu konu eklenecek, ve yönetimsel birçok soruna yolaçacaktır.

Duygusal yatırımcılar profesyonel yatırımcılar gibi herşeyi ince eleyip sık dokumazlar. Profesyonel yatırımcılar ise gayet rasyonel davranırlar, paralarına ve nereye yatırım yaptıklarına çok önem verirler.  Yatırım yapacakları işte gördükleri hatalara veya zayıflıklara hemen dikkat çeker, hatta bunların nasıl giderilebileceği konusunda önerilerde bulunurlar.  Bunu yaparken de kurucuların duygularını hiç dikkate almazlar, o yüzden objektif bakış açılarıyla olumlu katkılar yapabilirler, ama bir büyükanne torununu üzüp cesaretini kırmak istemeyebilir.

Öte yandan profesyonel yatırımcılar bu şekilde yararlı olsalar da, kurucular açısından bir kontrol riski oluşturdukları da bir gerçek.  Duygusal yatırımcılar performansından memnun olmadıkları bir kurucuyu kovmazlar ama profesyonel yatırımcılar kovarlar, ve hatta kovmuşlar da.  Wasserman’ın araştırmasındaki şirket kurucularının %52’si, şirket yatırımın beşinci safhasına (C round) geldikleri zaman CEO’luktan kovulmuşlar.  Bunların dörtte üçünü yönetim kurulu, yani profesyonel yatırımcılar kovmuş.

Kurucuların çatışan hedefleri. Bazen girişimler kurucularının bu işe giriş nedenleri hakkında ortak bir anlayış oluşturmadan kurulur.  İlk aşamalarda herkes “birşeyler üretelim”e odaklanmışken, daha sonraki aşamalarda görüş ayrılıkları çıkabilir.  Centilmenlik anlaşması gibi mekanizmalar yoksa, bu durum kurucular için hem kişisel hem de finansal sorunlar yaratabilir.  Wasserman “zengin-kral ikilemi” adını verdiği durumu anlatıyor:

“Kral birşeyler üretmek ve dünyayı etkilemek isteyen bir vizyonerdir.  Bunu yaparken fikrini şuna ya da buna kurban etmeyi veya başkalarının fikrini sulandırmasını istemez.  Kontrol odaklı bu kişinin ortaklık kurmak yerine tek başına iş kurması, gerekirse mali zorluklara göğüs germesi, ve fazla maliyetli olmayan, yükselen yıldız olacak ama rock yıldızı olup ön plana çıkmayacak çalışanlar bulması daha iyi olur.

Esas amacı zengin olmak olan kurucu ise işi büyütmek için ne gerekirse yapar.  Buna en iyi çalışanları işe almak, en iyi kurucu ortaları bulmak ve en iyi finansman, yönlendirme ve çevre sağlayacak yatırımcılara kontrolü vermek de dahildir.  Pastanın çok büyüyeceğini, ve kendi dilimlerinin, her ne kadar küçülse de, öncesine göre çok daha değerli olacağını umarlar, ve kontrolü teslim etmede bir beis görmezler.”

Bir girişimcinin de görüşlerine başvuralım.  Andrew Montalenti bir akademisyen değil.  Parse.ly’nin kurucu ortaklarından ve CTO’su. “Girişimler Niye Ölür” (Why Startups Die) başlıklı yazısında bizzat kendi deneyimlerine ve gözlemlerine dayanarak, ölen girişimlerin bir otopsisini yapıyor, ve sık karşılaştığı sorunlara parmak basıyor:

  • Evlilik Problemi: Siz ve ortaklarınız birlikte iyi çalışamıyorsanız, iyi günde ve kötü günde birbirinizi cesaretlendiremiyorsanız, girişiminiz başarısız olacaktır.
  • Parasızlık Planı: Eğer “finansman olmazsa girişimime zaman ayırıp çalışamam” yaklaşımındaysanız, o zaman girişiminiz başarısız olacaktır.
  • Girişim Bir Kariyer Basamağıdır: Eğer girişiminizi bir “kariyer basamağı”, yani girişim dünyasında tırmanıp başka daha iyi bir şirkete kapağı atıp üst düzey yönetici olmanızı sağlayacak bir araçtan ibaret görüyorsanız, şu andaki girişiminiz başarısız olacaktır.
  • Orijinal Fikri Değiştirmeyi Reddetme: Şirketinizin misyonunu takıntı derecesinde önemsemelisiniz, ama aynı zamanda yeni veriler geldiği veya durumlar değiştiği zaman da şirketinizin yönünü değiştirmeye hazır olmalısınız.
  • Fazla Erken Büyüme: Girişiminizin daha ilk zamanlarında sadece büyüyüp “ölçek ekonomisini” kafaya takmak kötü bir yatırımdır.
  • Fazla Hızlı Büyüme: Şirketiniz ne kadar büyük bir şirket olursa, o kadar yavaş hareket edecek ve o kadar fazla harcama yapacaksınız.
  • Kodlamadan Korkmak: Ekibinizi misyona odaklamada ve pazar bilgilerini toplamanızda size en yardımcı olacak şey yazılım prototipleri yaratmaktır… Pazara çıkarılacak ürüne doğru kesin ve elle tutulur bir şekilde ilerlemezseniz, yılıp vazgeçmek çok kolaylaşır.

Montalenti’nin yeni girişimlere genel bir önerisi var: Israrcı olun ve ne olursa olsun yılmadan ilerleyin.  Yazısında Paul Graham’a bazı atıflarda bulunuyor.  Paul Graham, Lisp konusundaki çalışmaları, Viaweb’i kurması (daha sonra Yahoo tarafından satın alınıp Yahoo Store oldu) ve ünlü girişim geliştirme merkezlerinden (seed accelerator) Y Combinator’u kurması ile tanınır. Graham ayrıca meşhur “Yeni Girişim Eğrisi”nin de yaratıcısıdır.

Deneyimli bir girişim geliştirici olan Graham, yıllar içerisinde çok sayıda yeni girişimin başarısızlığına tanık olmuş birisi olarak, girişimcilere hayatta kalmaları için ne yapmaları gerektiğini anlatıyor:

Yeni girişimler öldüğü zaman, kağıt üzerindeki neden ya paranın bitmesi ya da kritik önemde bir kurucunun ayrılmasıdır.  Çoğu zaman bu ikisi eşzamanlı gerçekleşir.  Ama bence bunların altında yatan neden moral bozulmasıdır.  Arı gibi çalışarak anlaşmalar yapıp yeni özellikler üreten bir girişimin faturalarını ödeyemedikleri ve ISS’lerinin serverlerini kapattığı için öldüğünü hiç duymazsınız… Kendilerini tamamen farklı birşeye dönüştürmeleri gerekebilir ama sessizce bir köşeye gidip ölmezler.  Zekiler, umut vaadeden bir alanda çalışıyorlar ve vazgeçmeleri sözkonusu değil.  Hepiniz ilk iki özelliğe sahipsiniz: zekisiniz ve çalıştığınız alanda önünüz açık.  Girişiminizin ölüp ölmeyeceği üçüncü özelliğe, yani vazgeçmemenize bağlı.”

Yeni bir girişimi öldürebilecek birçok etken var, ama bunları engelleyecek birçok yöntem de var.  Başkalarının yanlışlarından ders alın, sıkı çalışın, ve en önemlisi, inancınızı asla kaybetmeyin.

Yorum bırakın

Filed under TÜRKÇE Yazılar

Do Not Let Your Startup Die

Last month, we talked about some of the reasons that usually cause new ventures to fail in Entrepreneurs: 10 Mistakes, 5 Lessons And 3 Methods To Learn Wisdom, and also stressed the importance of learning from other people’s mistakes, as recommended by Martin Zwilling and Confucius.

Prof. Noam Wasserman of Harvard Business School agrees with them.  Wasserman, who spent decades researching startups and why they succeed or fail, has compiled a database of experiences from 10,000+ company founders, and shares his findings in his book The Founder’s Dilemmas: Anticipating and Avoiding the Pitfalls That Can Sink a Startup.  Let us take a look at some of the most common mistakes:

Co-founding with friends or family.  Wasserman found out that the most common decision of entrepreneurs is to team up with someone they know socially.  While this is understandable, it is the least stable of all teams, because the founders will most likely be of very similar backgrounds and have too many of the same skills, being unable to complement each other’s shortcomings.  To fix this, founders should be aware of these collective deficiencies and complement their personal strengths with professionals, either as partners or consultants.

There are also emotional issues, because it is more difficult to decide and say what needs to be done on topics such as compensation, decision making, responsibilities when dealing with friends or family.  The solution is to actively pursue the “tough discussions” while building firewalls between the work relationship and the social relationship to protect the social one from harm.

Early equity splits.  73% of the company founders included in Wasserman’s research decided on how to divide the equity within a month of founding.  While a decision needs to be made on who owns what share of the venture upfront, mostly because of funding requirements, the equity division should never be permanently fixed.  At the beginning of a venture there is a lot of uncertainty.  What will the strategy be? What roles will each of the founders play? How much will everyone be able to invest other than money?

Most divisions are equal splits, which assumes that all founders will provide equal contributions.  That almost never happens, at least one person will feel that they are contributing more than their fair share, which will inevitably lead to problems.  It is best not to set equity stakes in stone, but rather to agree upfront upon a dynamic mechanism that enables a redistribution of equity over time based on performance and contribution of the founders.  Something like a vesting plan over time or based on achievements of milestones works well.

I advise my consulting clients to always write and sign a gentlemen’s agreement before starting any venture, a legally non-binding document that lays out the founders’ decisions on issues such as how to redistribute equity over time, how to share profits if and when they materialize, what the overall roles of each founder will be, what the general decision rights are, how the equity will be valued if a founder decides to back out of the venture, which expenses will be reimbursed and so forth.  Such an agreement is always useful, as it exerts moral pressure on the founders to be more cooperative, eliminating many problems over time before they arise.

Professional vs. emotional investors. It is quite common for entrepreneurs to ask their family or close friends to invest in their venture when they get started.  They do this because it is easy, mostly due to an existing emotional bond and established trust between the parties.  However, investment decisions based more on emotional than rational reasons can cause problems.  It is essential that the founders have an honest and open discussion with their investors and explain the risks and timelines very clearly to manage expectations.  If a founder’s grandmother who put money into the venture suddenly gets anxious and asks for his money back just when the startup is trying to launch a product, there will be management problems due to added stress on top of everything else that is going on.

The emotional investors also lack the scrutiny of professional investors.  Professional investors are very rational, caring a great deal about their money and where they put it.  They would not hesitate to point out to flaws or weaknesses in the business, maybe even offer suggestions and would not at all care about the feelings of the founders, the way a grandmother might.

Having said that, it is also true that while professional investors add value, they also bring control risk.  Emotional investors would not fire a founder because they do not like their performance, but professional investors would, and have.  52% of the company founders included in Wasserman’s research were replaced as CEOs by the time they raised their C round of funding. Of those, three out of four were fired by the board, i.e. professional investors.

Conflicting goals of founders. Sometimes startups are launched without the founders having a shared understanding of why they are getting into the venture.  While everyone is intent on “building something” in the initial stages, later on, they may have different ideas on how to proceed.  Without a mechanism such as the gentlemen’s agreement, this may lead to significant problems for the founders, both personal and financial.  Wasserman talks about what he calls the “rich-vs.-king dilemma.”

“The king is a visionary who wants to bring something to fruition and have an impact on the world without having to sacrifice the idea or have others twist and turn it. This person is more control-oriented and should think about being a solo founder, bootstrapping the venture, and finding inexpensive employees who are going to be more rising stars than rock stars.

The founder who primarily wants to get rich will do what it takes to grow the venture, including hiring the best employees, finding the best co-founders, [and] giving up control to the investors with the best financial resources, guidance, and networks. They don’t mind imperiling control in hopes that the pie will grow a lot bigger—and their slice, while smaller, will be much more valuable.”

How about an entrepreneur’s point of view?  Andrew Montalenti is not an academician.  He is the co-founder and CTO of Parse.ly, and speaks from firsthand experience as an entrepreneur in Why Startups Die, where he conducts a post mortem on startup deaths, based on patterns he discovered:

  • Marriage Trouble: If you [and your partners] can’t work well together and co-motivate each other through thick and thin — then the startup will fail.
  • No Bootstrapping Plan: If you have the mentality that “without funding, I can’t work on my startup”, then your startup will likely die.
  • Startup is a Career Move: If you are treating your startup as a “career move” — a way to move up in the “startup ecosystem” and end up a C-level executive at some other, VC-funded rocketship, then, in all probability, your current startup will fail.
  • Refusal to Change Original Idea: You should be obsessed with your company’s mission, but willing to change your company’s approach given new data or circumstances.
  • Pre-Emptive Scaling: Worrying about “scale” in the early days of your startup is simply a bad investment.
  • Growing Too Fast: The more your company starts to feel like a big company, the slower you will move, and the more you will spend.
  • Scared of Code: Nothing simultaneously focuses your team in its mission and gathers the most useful market feedback like actually building software prototypes… Without concrete, tangible progress toward a product, it simply becomes too easy to walk away.

Montalenti has a general piece of advice for startups: Be persistent and continue moving forward, no matter what.  He makes references to Paul Graham, who is known for his work on Lisp, for co-founding Viaweb (which later became Yahoo Store), and for co-founding the seed accelerator Y Combinator.  Graham is also the creator of the famous “Startup Curve”.

Graham, an experienced incubator who has seen quite a few number of startup failures, tells entrepreneurs what to do to survive:

When startups die, the official cause of death is always either running out of money or a critical founder bailing. Often the two occur simultaneously. But I think the underlying cause is usually that they’ve become demoralized. You rarely hear of a startup that’s working around the clock doing deals and pumping out new features, and dies because they can’t pay their bills and their ISP unplugs their server…They may have to morph themselves into something totally different, but they won’t just crawl off and die. They’re smart; they’re working in a promising field; and they just cannot give up.  All of you guys already have the first two. You’re all smart and working on promising ideas. Whether you end up among the living or the dead comes down to the third ingredient, not giving up.”

There are many ways a startup can die, but there are also many ways to prevent that from happening.  Learn from other people’s mistakes, do the hard work, and most importantly, keep the faith.

Yorum bırakın

Filed under Posts In ENGLISH

İnternette Veriden Bilgeliğe

DIKW Hiyerarşisi Veri, Enformasyon, Bilgi ve Bilgelik kavramları arasındaki ilişkileri ve farklılıkları anlatan bir modeldir.  Günlük yaşamımızda bu kavramlar yaygın olarak birbirleri yerine kullanılıp karıştırılsalar da, bilimsel ve işle ilgili konulardaki düşünce mantığında çok farklı anlamları vardır.

DIKW adını oluşturan Data, Information, Knowledge ve Wisdom’un Türkçe’deki karşılıkları çoğu zaman tartışma konusu olur. “Data”nın karşılığının “Veri” olduğu konusunda neredeyse bir görüş birliği vardır, ancak “Information” ve “Knowledge” kavramlarına gelince hangi sözcüğün karşılığının “Bilgi” olduğu, birine “Bilgi” dersek ötekine ne denilmesi gerektiği konusunda birçok görüş ayrılıkları bulunur.  Kimileri “Information=Bilgi, Knowledge=Özbilgi” derken, diğerleri “Information=Malumat, Knowledge=Bilgi” diye düşünüyorlar.  Bense dilimize “Özbilgi” ve “Malumat” çok yerleşmediği için, içime çok sinmese de bu yazıda “Information=Enformasyon, Knowledge=Bilgi” diye kullanmayı seçtim.  “Wisdom” konusuna gelince “Bilgelik” dışında “Anlayış”, “Kavrayış” veya “İrfan” gibi seçenekler olsa da “Bilgelik” daha yaygın olduğu için kullanmayı seçtim.

Bu dört kavram arasındaki ayrılıkların farkına ilk kez University of Pennsylvania’da, Prof. Iraj Zandi’nin Sistem Metodolojisi dersini alırken vardım.  Prof. Zandi’nin bu birbirinden ayrı ama birbiriyle ilişkili kavramlardan bahsederken, onları bir başka Penn öğretim üyesi olan, sistem düşüncesinin öncülerinden Prof. Russell Ackoff’un 1988’de ortaya attığı bir model üzeriden açıkladığını anımsıyorum:

Ackoff, “Veriden Bilgeliğe” adlı makalesinde, bir organizasyondaki öğrenmenin içeriklerinin, organizasyonun büyüklüğünden bağımsız olarak şu şekilde ifade edilebileceğini ileri sürmüş:

Veri: semboller

Enformasyon: yararlı olacak şekilde işlenmiş veri, “kim”, “ne”, “nerede” ve “ne zaman” sorularına yanıt verir

Bilgi: veri ve enformasyonun uygulaması, “nasıl” sorusuna yanıt verir

Anlayış: “neden” sorusunu yanıtlar

Bilgelik: anlayışı değerlendirir

Yıllar sonra, 1997’de, Gene Bellinger Ackoff’un modeli üzerinde çalışarak kendi yorumunu getirmiş:

“Aslında ben bu kavramlar zincirinin Ackoff’un tasvir ettiği kadar karmaşık olmadığını düşünüyorum. Aşağıdaki diyagram veriden enformasyona, bilgiye ve sonunda bilgeliğe dönüşümü anlatıyor. Anlayış ise her dönüşümü bir önceki aşamadan bir sonraki aşamaya geçerken destekliyor.  Anlayış kendi başına ayrı bir aşama değildir.”

İşte bu sıralamayı açıklayabilecek bir örnek:

Veri: Bugün saat 14:30 ile 15:18 arasında yağmur yağdı.  Gökyüzünde bir gökkuşağı 15:15 ile 15:30 arasında gözlemlendi.  Bulutlar geçmiş olduğu için 15:18’den sonra hava güneşliydi.

Enformasyon: Yağmur ve gökkuşağı arasında bir bağlantı var.  Bir gökkuşağının yağmurdan sonra görülmesi daha önce birçok kereler deneyimlendi.  Yağmur yağdıktan sonra gökkuşağı olmadığı zamanlar oldu, ama bir gökkuşağıdan önce HER ZAMAN yağmur yağdı. Güneş de bu durumlarda HER ZAMAN açmıştı.  Eğer hava bulutluysa gökkuşağı görülmedi. Bir gökkuşağı yalnızca yağmurdan sonra ve eğer hava güneşliyse görülür.

Bilgi: Gökkuşağı farklı renklerdeki ışıklardan oluşur.  Bu durumlarda tek ışık kaynağı güneşti. Güneş ışınları bir şekilde farklı renklere dönüşüyor olmalı.  Yağmur yağmamışsa veya şiddetli yağmur sürüyorsa gökkuşağı oluşmuyor.  Demek ki havada gökkuşağı oluşturmak için belirli bir yağmur damlası yoğunluğu olmalı.  Havadaki yağmur damlaları bir şekilde güneş ışığını farklı renklere dönüştürüyor olmalılar.

Bilgelik: Gökkuşaklarını yağmur damlalarının geometrisi nedeniyle görürüz.  Güneş bizim arkamızdan yağmura doğru ışıldadığı zaman, güneş ışınları yağmur damlalarına girer ve içeri doğru kırılırlar.  Yağmur damlasının arka iç yüzeyinden yansıdıktan sonra çıkarken tekrar kırılırlar ve gözümüze ulaşırlar.  Kırılma, güneş ışınının bileşenleri olan yedi renge ayrılmasını sağlar.  Gökkuşağı siz hareket ederken değişir ve başkalarının bakış açısından da farklı görünür.  Bunun nedeni, herhangi bir damladan geçen ışık dağıldığı için gözünüze sadece tek bir renk ışığın gelmesidir.  Gördüğünüz mor bant, damlaları 40,6° açıyla terkederken, kırmızı bant 42,4° ile terkeder.  Böylece sizin gözünüze göre kırmızı ışık gökyüzünde daha yukarıdadır. (Kaynak: WebExhibits)

Bütün bunları düşünmeme neden olan SME Digital’in başkanı Nichole Kelly’nin “Veri Abartması Sosyal Medya Yatırımlarınızın Getirisini Nasıl Yokediyor” (How Data Hype Is Destroying Your Social Media ROI) başlıklı yazısıydı.  Kelly, pazarlamacıları İnternette sıklıkla karşılaştığımız infografikler hakkında uyarıyor ve önlerine gelen enformasyonun doğruluğunu kontrol etmelerini öğütlüyor.

“Sosyal medya pazarlamasının ilk yıllarınca (aslında daha 6-8 yıl önce) birçok büyük medya mecraları blog yazarlarını, yazılarında kaynak göstermemekle ve sundukları enformasyonun doğruluğunu kontrol etmemekle suçladılar.  Sosyal medya camiası da buna karşı geldi ve okuyucuların kötü enformasyonu kontrol edeceklerini, karşılaştıklarına uyaracaklarını, yorumlarında şikayet edeceklerini veya başkalarıyla paylaşmayarak cezalandıracaklarını ileri sürdü. Özetle, okuyucular kötü enformasyonu kendileri süzecekti.

Bir noktada işi yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız anlaşılıyor.  Bize bombardıman edilen tüm bu verileri gerçekten eleştirel bir gözle incelemiyoruz.  Yalnızca “güvenilir bir kaynaktan”, yani zaman içerisinde güvenlerini kazanmış bir kişi ya da firmadan geldiğine inandıkları için çoğu insanın verileri oldukları gibi kabul ettiklerini görüyorum.  Bu tür verileri hemen kabullenip desteklemeye başlamadan önce daha eleştirel bir gözle yaklaşmalıyız.  Daha da önemlisi, bu verileri pazarlama taktiklerimizi değiştirmek için kullanırken daha meraklı davranmalı, daha çok araştırmalıyız.”

Kelly özellikle sosyal medya yatırımlarının geri dönüşü hakkında konuşuyor ama değindiği noktalar genel olarak da geçerli.  İnternetteki aşırı sayı ve çeşitlilikteki veri ve enformasyonun bazıları gayet doğru ve güvenilir.  Diğerleri ise pek o kadar sağlam değil.

İnternetten önce, bir konu hakkında veri ve enformasyon toplamamız gerektiği zaman, kitaplar, dergiler ve basılmış raporlar gibi “geleneksel” kaynaklara başvurmamız gerekirdi.  1992’de bir işletme ödevi hazırlamak için Wharton’un Lippincott Kütüphanesi‘nde onlarca saat geçirdiğimi anımsıyorum.  O zamanlar bugün alıştığımız şekliyle İnternet yoktu, ve onca zamanı eski iş dergilerinin basılı kopyalarını alıp gözle tarayarak, Lexis/Nexis’te arama yapmak için sıra bekleyerek ve kütüphane dışına çıkarılması yasak olan endüstri raporlarını okuyarak geçirmiştim.  Öte yandan ise edindiğim veri ve enformasyonun doğru ve kaliteli olduğu konusunda hiçbir şüphem yoktu.  Bütün bunlar işini iyi bilen profesyoneller tarafından yayınlanıyordu, ve büyük olasılıkla en az iki üç kere editörler tarafından kontrol ediliyorlardı.

Günümüzde ise durum biraz değişik.  İnternetteki bir içeriği topluma sunmadan önce kimsenin değerlendirmesi veya onay vermesi  gerekmiyor.  Bir bilgisayarı ve İnternet bağlantısı olan herhangi bir kimse istediği şeyi İnternete koyabilir.  Bu durumun İnternet kullanıcıları nezdinde bir şüphecilik yaratması beklenirdi, ama öyle birşey yok, herkes hiç düşünmeden bunlara güveniyor, kullanıyor ve paylaşıyor.

Verileri doğruluklarını ve kaynaklarını kontrol etmeden kabullenmek yeterince kötü değilmiş gibi, insanlar bir de düşünme süreçlerini de başkalarına yaptırıyorlar.  Enformasyona ulaşırken “veriler arasındaki ilişkileri anlamak” için verileri analiz etmek gibi birşey kimsenin umurunda değil.  İnsanlar başkalarının analizlerini olduğu gibi, kalite ve doğruluğunu umursamadan, olduğu gibi kabulleniyorlarDistimo’nun “En Popüler Sosyal Paylaşım Uygulamaları” Raporu Veya Veri Nasıl SUNULMAZ başlıklı yazıda buna değinmeye çalıştım, ama bu sadece tek bir örnek.  Yaygaracılık yapmak istemiyorum, ancak anlaşılan etrafta yoğun bir “düşünce tembelliği” salgını var!

Meğer Southern California College’dan Robert Harris bu sorunu ta 1997’de görmüş.  “İnternet Araştırma Kaynaklarını Değerlendirmek” (Evaluating Internet Research Sources) başlıklı çalışmasında Enformasyon Kalitesi için CARS listesini ortaya koymuş:

“Kaynak değerlendirmesi – enformasyon kalitesini belirlemek- biraz sanat gibidir.  Yani, tek mükemmel bir güvenilirlik, doğruluk ve değer kıstası yoktur.  Onun yerine, ipuçları ve belirtileri toplayarak, kaynağınızı ne amaçla kullanmayı planladığınıza göre bir yargıda bulunmak zorundasınız.  Örneğin, eğer aradığınız mantıklı bir argüman ise, o zaman net ve iyi düşünülmüş bir duruş sergileyen bir kaynak sizin işinizi görür, onu destekleyecek prestijli bir yazara gerek yoktur.  Öte yandan bir savı destekleyecek veya çürütecek bir yargıya ihtiyacınız varsa, o zaman saygıdeğer bir kaynaktan gelen bir yargı daha etkili olacaktır.  Eğer güvenilir verilere ihtiyacınız varsa, bu sefer bazı kalite kıstaslarına uyan bir kaynak, elde ettiğiniz verilerin doğru olduğu konusunda içinizi rahat ettirecektir.”

CARS modeli Güvenilirlik (Credibility), Doğruluk (Accuracy), Mantıklılık (Reasonableness) ve Destek (Support) konusundaki niteliksel kontrol listelerinden oluşur.  Orijinal olarak İnternet kaynaklarına odaklansa da, basılmış kaynaklara da uyarlanabileceğini, kritik düşünmeye iyi bir örnek oluşturduğunu, veri ve enformasyonun yaratılması, sunumu ve uygulanması konularında anlayış kazandırdığını düşünüyorum.  İnterneti veri ve enformasyon kaynağı olarak kullanan herkesin tamamını okuması gerektiğini düşündüğüm bir yazıdır.  Özeti burada:

Güvenilirlik: sağlam kaynak, yazar hakkında bilgiler, kalite kontrol yapıldığına dair bulgular, bilinen veya saygıdeğer otorite, kurumsal destek

Amaç: konusunda otorite olan bir kaynak, kendisine güvenmemizi sağlayacak şekilde iyi kanıtlar sunan bir kaynak

Doğruluk: güncel, veriye dayanan, detaylı, kesin, kapsamlı ve amaçlı bir duruş olayı her açıdan ele alma ve doğruluğundan emin olma niyetine işarettir

Amaç: güncel olarak doğru olan ve bütün gerçeği veren bir kaynak

Mantıklılık: adil, dengeli, tarafsız, mantıklı, çıkar çatışması olmayan, mantık hataları veya bir yöne kayıyormuş duygusu vermemek

Amaç: konuyu düşünceli ve mantıklı bir şekilde ele alan, gerçeğe ulaşmaya çalışan bir kaynak

Destek: kaynaklarını listelemek, bağlantı bilgilerini bulundurmak, işbirliğine açık olmak, savlarını destekleyen araştırma belgelerini sunmak

Amaç: iler sürdüğü savlar için ikna edici kanıtlar sunan, en azından başka iki farklı kaynak ile karşılaştırıp onaylatabileceğimiz bir kaynak

Sizi geçen hafta Facebook’ta karşılaştığım birşeyle bırakacağım.  Komik olsa da, aynı zamanda çok sağlam bir öneri, özellikle de iyi verilere ulaşmak, iyi analizler yapmak ve iş dünyasında olsun, genel olarak yaşamımızda olsun, iyi karar vermemizi sağlayacak bir bilgeliğe ulaşmak isteyenlerimiz için. Unutmayın: İnternetteki herkes bir dahi veya Doğrucu Davut değil!

Yorum bırakın

Filed under TÜRKÇE Yazılar

From Data To Wisdom On The Internet

The DIKW Hierarchy is a model that explains the relationships and the distinctions between Data, Information, Knowledge and Wisdom.  Although these concepts are commonly used for one another in our daily life, in scientific and business thinking, they have very different meanings.

The first time I became aware of these distinctions was while taking the Systems Methodology course by Prof. Iraj Zandi at the University of Pennsylvania, a course that significantly altered the way I view the world.  I remember Prof. Zandi talking about these four different but interrelated concepts, explaining them in a model proposed in 1988 by another Penn professor, Prof. Russell Ackoff, one of the pioneers of systems thinking.

Ackoff, in his article titled From Data to Wisdom, proposed that the contents of learning in an organization, regardless of size, can be represented as follows:

Data: symbols

Information: data that are processed to be useful; provides answers to “who”, “what”, “where”, and “when” questions

Knowledge: application of data and information; answers “how” questions

Understanding: appreciation of “why”

Wisdom: evaluated understanding

Several years later, in 1997, Gene Bellinger elaborated on Ackoff’s model and came up with his version:

Personally I contend that the sequence is a bit less involved than described by Ackoff. The following diagram represents the transitions from data, to information, to knowledge, and finally to wisdom, and it is understanding that supports the transition from each stage to the next. Understanding is not a separate level of its own.

Here is an example of mine that may help explain the sequence:

Data: It rained today between 2:30 PM and 3:18 PM.  A rainbow was visible in the sky from 3:18 PM to 3:30 PM. The sun was also shining after 3:18 PM, once the rain clouds had passed.

Information: There is a connection between the rain and the rainbow.  Other combinations of a rainbow appearing after a rain shower have been observed many times previously.  There were times when it rained with no rainbow following, but a rainbow was ALWAYS preceded by a rain shower. And the sun was ALWAYS shining in all of these circumstances. Whenever the clouds had not parted, a rainbow was not visible.  A rainbow can only be seen after it rains and if the sun is shining.

Knowledge: The rainbow consists of different colored lights.  The only light source when it happens is the sun.  Somehow the light of the sun must be transformed into different colors.  When there is no rain there is no rainbow and when there is heavy rain there is also no rainbow.  There must be a specific concentration of raindrops in the air to form the rainbow.  The raindrops in the air must somehow be transforming the sunlight into different colors.

Wisdom: We see rainbows because of the geometry of raindrops. When the sun shines from behind us into the rain, incident rays of light enter the drop and are refracted inwards. They are reflected from the back surface of the raindrop, and refracted again as they exit the raindrop and return to our eyes. Refraction is responsible for splitting the sunlight into its component colors.  The rainbow will alter as you move and will differ from others’ perceptions. Because the light from any single drop is dispersed, only one ray of a particular color reaches your eye. The violet band that you see leaves the corresponding raindrops at about a 40.6° angle, and the red band that you see leaves its corresponding raindrops at 42.4°, so the red light is from raindrops higher in the sky relative to your eye. (Explanation by WebExhibits)

What made me think of all this was an article by Nichole Kelly, President of SME Digital, titled How Data Hype Is Destroying Your Social Media ROI.  Kelly warns marketers about various infographics to be found all over the Internet, and urges them to double check the accuracy of the information represented within.

“In the early years of social media marketing (just 6-8 years ago, really) several major media outlets chastised bloggers claiming they didn’t cite sources and do enough research to make sure the information was accurate. The social media crowd stood up and said that our audiences would control bad information by calling it out, complaining in comments, or simply not sharing the information with others. In essence, our audience would be the filter for bad information.

Well somewhere along the way we have fallen down on the job. We aren’t being critical enough about all this data that is getting thrown at us. I see too many just believing the data because it came from a “reputable source,” — a company or an individual we have come to trust. We need to use a more critical eye before we jump on the band wagon of support. More importantly, we must be more curious when using this information to justify adjusting our marketing tactics.”

Kelly is talking about social media ROI in particular, but her points are valid in general.  There is an wide range of data and information available on the Internet, some quite accurate and reliable, while others … not so much.

Before the Internet, when we needed to get data and information on a subject, we used “traditional” information sources such as books, magazines, and published reports.  I remember spending tens of hours at Wharton‘s Lippincott Library in 1992, conducting research for a management paper.  The Internet as we know it now did not exist back then, and I had to spend all that time hunting down relevant articles by checking out paper copies of old business magazines, waiting in line to run Lexis/Nexis queries and sitting at the library, reading industry reports which could not be checked out.  The upside was that I was very comfortable with the quality of all the data and information I was getting.  They were being published by professionals and were most likely double and triple checked by editors.

Nowadays, things are a lot different. No one has to evaluate or approve Internet content before it is made available to the public. Anybody with a computer and an Internet connection can put anything they want onto the Internet.  One would think that this ability would create a sense of skepticism in Internet users, but no, most people are eating it up!

Accepting data without checking its authenticity and sources is bad enough, but it gets even worse:  People are outsourcing their thinking, not even bothering to analyze the data to “understand the relations”, as Bellinger suggested, to get to information.  People accept other people’s analysis at face value, with absolutely no regard to quality or accuracy.  I tried to touch upon this in Distimo’s “Most Popular Social Networking Apps” Study and How NOT to Display Data, which is but one example.  Not to sound too alarmist, but it looks like there is a mass epidemic of “cerebral laziness” out there!

It turns out that Robert Harris of Southern California College, saw this problem way back in 1997.  In his work Evaluating Internet Research Sources, he revealed his CARS Checklist for Information Quality:

“Source evaluation–the determination of information quality–is something of an art. That is, there is no single perfect indicator of reliability, truthfulness, or value. Instead, you must make an inference from a collection of clues or indicators, based on the use you plan to make of your source. If, for example, what you need is a reasoned argument, then a source with a clear, well-argued position can stand on its own, without the need for a prestigious author to support it. On the other hand, if you need a judgment to support (or rebut) some position, then that judgment will be strengthened if it comes from a respected source. If you want reliable facts, then using facts from a source that meets certain criteria of quality will help assure the probability that those facts are indeed reliable.”

The CARS framework consists of qualitative checklists on Credibility, Accuracy, Reasonableness and Support. While originally focused on internet sources, I think that it applies just as well to print resources, sets an example of critical thinking and provides insight into creation, presentation and application of data and information.  It is a recommended reading of mine for anyone who uses the Internet as a source of data and information.  Here is a summary:

Credibility:  trustworthy source, author’s credentials, evidence of quality control, known or respected authority, organizational support.

Goal: an authoritative source, a source that supplies some good evidence that allows you to trust it.

Accuracy: up to date, factual, detailed, exact, comprehensive, audience and purpose reflect intentions of completeness and accuracy.

Goal: a source that is correct today (not yesterday), a source that gives the whole truth.

Reasonableness: fair, balanced, objective, reasoned, no conflict of interest, absence of fallacies or slanted tone.

Goal: a source that engages the subject thoughtfully and reasonably, concerned with the truth.

Support: listed sources, contact information, available corroboration, claims supported, documentation supplied.

Goal: a source that provides convincing evidence for the claims made, a source you can triangulate (find at least two other sources that support it).

I will leave you with something I saw on Facebook this week.  While amusing, it is also very sound advice, one that should especially be taken to heart by those of us who always want to get good data and run a good analysis and hopefully reach a level of wisdom that will help us make good decisions, be it in a business setting, or life in general.  Remember: Not everyone out there is an Honest Abe!

Yorum bırakın

Filed under Posts In ENGLISH

Girişimciler: 10 Yanlış, 5 Ders Ve Bilgeliğe Ulaşmanın 3 Yolu

Birkaç ay önce, küresel bir teknoloji şirketinin İstanbul’daki Ortadoğu Bölgesi Merkezi’nde üst düzey yöneticilik yapan bir arkadaşımla konuşuyordum.  Arkadaşım bana önceki hafta sonunu bir yeni girişimler maratonuna katılarak geçirdiğini, oraya katılan takımlara bakarak içlerinde umut vaadeden ve düzgün iş planları olanlarını aradığını anlattı.  Keyfi kaçmıştı, çünkü katılan birçok takımdan para edebilecek iş planları olanlar bir elin parmaklarını geçmiyordu.  Onlar bile büyük olasılıkla ya yatırımcı bulamayacak, bulsalar bile başarılı olamayacaklardı.  Bunun nedeni şuydu: İş planları ile ilgili sorunlara dikkatleri çekildiğinde ya hemen aşırı savunmaya geçiyor, herhangi bir öneri ya da yoruma şiddetli tepki veriyorlardı, ya da pasif agresif davranarak savunmaya geçmiyor, ama önerileri dikkate de almıyorlardı.  Tüm hafta sonunu harcamasına rağmen, arkadaşım eli boş dönmüş, ve daha çok da girişimci adaylarının tavırları nedeniyle sinirlenmişti.

Martin Zwilling’in, Entrepreneur Magazine’de yayınlanan “İlk Defa Deneyen Girişimcilerin Başarısız Olmalarının 10 Nedeni” (10 Top Reasons Why First-Time Entrepreneurs Fail) adlı yazısı bana arkadaşımı ve verimsiz haftasonunu anımsattı.  Yazının başlığından anlaşılacağı gibi, Zwilling girişimcilerin ilk bir iki girişim denemelerinde yaptıkları yanlışlardan bahsediyor.  Bu tür yanlışlar genellikle deneyimsizlikten kaynaklanıyorlar, çok yaygınlıkla karşılaşılıyor ve çoğu zaman bir kere yanlışı yapıp öğrendikten sonra tekrarlanmayacaklar.  Zwilling, girişimcilerin kendi hatalarını yaşayıp öğrenmek yerine başka insanların yanlışlarından ders çıkarıp doğrusunu öğrenmeleri gerektiğini anlatıyor.  Bilge bir öneri, Konfüçyüs’ün sevdiğim bir sözüne benziyor:

“Bilgeliği üç yöntemli öğrenebiliriz: birincisi üzerinde düşünüp kafa yorarak, ki bu en soylusudur, ikincisi taklit ederek, ki bu en kolayıdır, ve üçüncüsü bizzat yaşayıp tecrübe ederek, ki bu en acısıdır.”

Girişimcilerin on hatası yazıda çok iyi şekilde anlatılmış.  Aşağıda, benim yatırımcı diline tercümelerimle bu on hatayı görüyoruz. Ne yazık ki hepsi de aynı sonuca varıyor:

  • Yazılı iş planı olmaması
    = yetersiz planlama = uygulama riski = düşük kar = kötü yatırım
  • Ciro modelinin zayıf olması veya hiç olmaması
    = ciro yok = kar yok = kötü yatırım
  • İş imkanlarının kısıtlı olması
    = ciro yok = kar yok = kötü yatırım
  • Uygulama becerisi yok
    = uygulama riski = düşük kar = kötü yatırım
  • Fazla rekabet
    = yetersiz ciro = düşük kar = kötü yatırım
  • Fikri mülkiyet yok
    = kolaylıkla taklit edilebilir = fazla rekabet = yetersiz ciro = düşük kar = kötü yatırım
  • Deneyimsiz bir takım
    = uygulama zayıf = uygulama riski = düşük kar = kötü yatırım
  • Kaynak gereksinmelerini hafife almak
    = yetersiz planlama = uygulama riski = düşük kar = kötü yatırım
  • Yeterince pazarlama yapmamak
    = ciro yok = kar yok = kötü yatırım
  • Çok erken hevesi kırılmak
    = uygulama riski = düşük kar = kötü yatırım

Bunların hepsi bir girişimcinin aklında tutarak dikkat etmesi için çok fazla gibi duruyor.  Neyse ki OneWire kurucusu, başkanı ve COO’su Brin McCagg, VentureBeat’te yayınlanan “Deneyimli Girişimcilerin Öğrendiği Beş Ders” (Five Lessons Experienced Entrepreneurs Have Learned) adlı yazısında yönetici arkadaşımın karşılaştığı türden girişimci adaylarına öğrenmeleri gerekenleri özetliyor:

  • İşini takip etmek çok önemlidir.

“Hem uzun vadede hem de kısa vadede, uygulama konusundaki becerini kanıtlamak için detaylı pazar araştırmaları yürüt ve ekonomik görünüm olumsuz da olsa vazgeçme.”

  • Heyecanlı ve tutkulu bir takım oluştur.

“Vizyonuna şiddetle inanan ve pazardaki krizler ile bir yeni girişimin iniş çıkışları gibi olaylarda hemen moralleri bozulmayacak bir çekirdek ekip kur ve onlara güven telkin et.”

  • Denge kritik önem arzeder.

“Yeterince sermaye bul ve işini genişletmek için kaynakları uygun şekilde dağıt.  Doğru dengeye ulaşmaya çalış; pazar şartlarına göre iş planını değiştirip uyarlamaktan çekinme.”

  • Yatırımcı gibi düşün.

“İlgi çekmek için pazardaki bir ihtiyacı karşılayan parlak bir fikir gerekli olsa da, yatırımcılar aynı zamanda ilgilerini girişimin yönetici kadrosuna duydukları inanca göre ayarlarlar.”

  • Dinle ve öğren.

“Girişimciler daha çok iletişime, ikna etmeye ve satmaya odaklanırlar.  Ama yatırımcılar sadece para kaynakları olmanın da ötesinde, kişisel deneyimlerine, başarı ve başarısızlıklarına dayanarak aynı zamanda danışman olarak da yararlı olabilirler.”

1 Yorum

Filed under TÜRKÇE Yazılar

Entrepreneurs: 10 Mistakes, 5 Lessons And 3 Methods To Learn Wisdom

A few months ago, I was talking to a friend of mine who is a high level executive of a global technology firm’s Middle East Region headquarters in Istanbul.  He complained to me that he had spent his entire weekend attending a startup marathon, trying to see if there were any promising teams with decent business plans.  He was upset that of the many teams that attended the event, only a handful had ideas that could be worth something.  Even those few would most likely not be successful or get any funding, because when the problems with their business plans were pointed out, they either became very defensive, reacting strongly to any recommendation or comment, or very passive aggressive, not arguing, but not really listening to suggestions, either.  For all his effort over the weekend, my friend came up empty handed, and was frustrated, mostly due to the attitude of the would-be-entrepreneurs.

Martin Zwilling’s article, 10 Top Reasons Why First-Time Entrepreneurs Fail, from the Entrepreneur Magazine, reminded me of my friend and his weekend. As the title suggests, Zwilling lists top ten mistakes made by entrepreneurs during their first couple of ventures.  Most of these mistakes are due to inexperience, are quite common, and would probably not be repeated after the first time.  Entrepreneurs, Zwilling suggests, should learn from other people’s mistakes rather live through them personally.  Sage advice, very similar to a favorite Confucius quote of mine:

“By three methods we may learn wisdom: first, by reflection, which is noblest; second, by imitation, which is easiest; and third, by experience, which is bitterest.”

The ten mistakes are very well explained in the article.  Here they are, plus my translations into investorese. Unfortunately,  they all lead to the same outcome:

  • No written plan
    =
    poor planning = execution risk = low profits = bad investment
  • Slim or no revenue model
    = no revenue = no profits = bad investment
  • Limited business opportunities
    = no revenue = no profits = bad investment
  • Can’t execute
    = execution risk = low profits = bad investment
  • Too much competition
    = not enough revenue = low profits = bad investment
  • No intellectual property
    = easily replicated = too much competition = not enough revenue = low profits = bad investment
  • An inexperienced team
    = cannot execute = execution risk = low profits = bad investment
  • Underestimating resource requirements
    = poor planning = execution risk = low profits = bad investment
  • Not enough marketing
    = no revenue = no profits = bad investment
  • Giving in too early
    =
    execution risk = low profits = bad investment

All that is a lot for an entrepreneur to watch out for. Luckily, Brin McCagg, co-Founder, President and COO of OneWire, in his VentureBeat article, boils it down to Five Lessons Experienced Entrepreneurs Have Learned, for the would-be-entrepreneurs like the ones my executive friend has encountered.  If they listen, learn, and internalize, they could avoid most of the ten mistakes:

  • Follow-through is essential.

“Prove your ability to execute in both the short and long term, conduct comprehensive market-research and don’t give up when economic outlook appears grim.”

  • Build an enthusiastic and passionate team.

“Build and inspire a core team that fiercely believes in your vision and has the commitment to persevere through market crises and the ups and downs of a startup.”

  • Balance is critical.

“Raise sufficient capital and allocate the appropriate resources to expand your business. Seek to achieve the right balance; don’t be afraid to adjust your business plan depending on market conditions.”

  • It pays to think like an investor.

“While you undoubtedly need a brilliant idea that addresses a market need to spark interest, investors also gauge their faith in the executive team.”

  • Listen and learn.

“Entrepreneurs often focus on communicating, convincing and selling. But investors can be more than financial-backers; they can also act as advisors who speak from their personal experience, failures and successes.”

2 Yorum

Filed under Posts In ENGLISH

Vida Sıkıştırma Mı, Komple Tadilat Mı?

“Ey İş Dünyasının Liderleri: Herşeyi Yeniden Düşünmenin Zamanı Geldi” (In Listen Up, Biz Leaders: It’s Time To Rethink Everything) adlı yazısında Fortune editörü ve yazarı Geoff Colvin bize bir zamanların endüstri devleri olan Motorola, BlackBerry ve Kodak’ın kaderlerini anımsatıyor.  Colvin, birçok üst düzey yöneticinin, stratejilerinin, organizasyonlarının ve iş modellerinin halen geçerli olup olmadığı konusunda hissettiği endişeye değiniyor.  Sonra da durumun ne olduğunu anlamaları için bir tanı yöntemi öneriyor:

  • Bizim ana işimiz nedir? Ana işimizin süreklilik göstereceğinden emin miyiz?
  • Günümüzün eşi benzerine rastlanmamış iş ortamı müşterilerimizi ve onların davranışlarını nasıl değiştiriyor? Bu bizim önerdiklerimiz için daha mı çok, yoksa daha mı az talep anlamına geliyor?
  • Endüstrimiz temelinden bir yeniden yapılandırma mı geçiriyor, eğer öyleyse bu bizi nasıl etkileyecek? Ufak bir sallanmadan mı yoksa bir depremden mi bahsediyoruz?

Bir şirketin liderleri, zaman zaman kafalarını kaldırıp etraflarına bakarak değişime yol açacak kararları verirler.  Gereken değişimin boyutları ise duruma bağlıdır.  Bazen direksiyonu azıcık çevirmek yererli olurken, bazen de arabayı durdurmak, kontağı kapatıp arabadan çıkarak aksi istikamette giden bir uçakta yer aramak gerekebilir.  Bu işin önceden hazırlanabilir bir reçetesi yoktur. Doğru hareket planına ancak rasyonal analizlerle ulaşılabilir.

“Bu çalkantılı zamanlarda bile, her şirketin stratejisini değiştirmeye ihtiyacı yoktur.  Ama her şirketin, stratejisinin komple bir tadilata mı yoksa bir iki akıllı vida sıkıştırmaya mı ihtiyacı olduğuna karar vermesi gerekir.”

Yorum bırakın

Filed under TÜRKÇE Yazılar

Tweak Or Overhaul?

In Listen Up, Biz Leaders: It’s Time to Rethink EverythingFortune editor and columnist Geoff Colvin reminds us about the recent fates of former industry giants such as Motorola, BlackBerry and Kodak.  Colvin comments on the angst felt by many high level executives about the viability of the strategy, organization and business models of their organizations.  He then recommends a self-diagnostic of three questions to see where thing stand:

  • What is our core? Are we certain that our core business will hold up?
  • How is today’s unprecedented environment changing our customers and their behavior? Does that mean more or less demand for what we provide?
  • Is our industry being deeply restructured, and if so, how will it affect us? Are we experiencing a hiccup or an earthquake?

Every now and then the leadership of a company must raise its head, look around and make decisions that lead to change.  The correct amount of change, however, depends on the situation.  Sometimes a small shift of the steering wheel is enough, other times one must stop the car, get out, and look for an airplane going in the opposite direction.  There is no prescribed formula.  Only through rational analysis can the best courses of action be decided.

“Not every company needs to change its strategy, even in these tumultuous times. But every company needs to determine if its strategy requires an overhaul or just thoughtful tweaks.”

Yorum bırakın

Filed under Posts In ENGLISH